İngiliz dalgıçlar Atlantik okyanusundan toplam değeri yaklaşık 50 milyon euro olan gümüş hazine çıkardılar. 1942 yılında bir Nazi denizaltısının batırdığı “SS City of Cairo” adlı gemideki hazine, denizin 5 bin 150 metre derinliğinden çıkarıldı. Focus dergisinin haberine göre hazine 100 ton gümüş sikkeden oluşuyor.
NASIL BATIRILMIŞ?
1 Ekim 1942’de 296 kişilik mürettebatıyla Hindistan’ın Bombay kentinden yola çıkan “SS City of Cairo” adlı İngiliz gemisi, gümüş sikkelerin karşılığında İngiltere için yiyecek ve diğer maddeler alacaktı. Gemiyi, 6 Ekim 1942’de Nazi denizaltı gemisi U68, Batı Afrika’daki Sank Helena’ya 772 km. mesafede torpilledi. Bu saldırıda gemi 5 bin 182 metre derinliğe gömüldü.
GEMİ KALINTILARI 2011’DE BULUNMUŞTU
İngiliz kalıntı araştırma uzmanı John Kingsford, “SS City of Cairo”’nun kalıntılarını “bilinmeyen bir obje” olarak İngiliz hükümetine bildirdi. Daha sonra gerekli izinleri alıp, Fransız “Deep Ocean Search” grubuyla anlaşan Kingsford, hazineyi çıkardı. Hazinenin çıkarılması 25 Eylül 2013’de gerçekleştiği halde, İngiliz hükümeti hazine hakkında kamuoyuna bilgi verme iznini yeni verdi.
@anadolutarih
NASIL BATIRILMIŞ?
1 Ekim 1942’de 296 kişilik mürettebatıyla Hindistan’ın Bombay kentinden yola çıkan “SS City of Cairo” adlı İngiliz gemisi, gümüş sikkelerin karşılığında İngiltere için yiyecek ve diğer maddeler alacaktı. Gemiyi, 6 Ekim 1942’de Nazi denizaltı gemisi U68, Batı Afrika’daki Sank Helena’ya 772 km. mesafede torpilledi. Bu saldırıda gemi 5 bin 182 metre derinliğe gömüldü.
GEMİ KALINTILARI 2011’DE BULUNMUŞTU
İngiliz kalıntı araştırma uzmanı John Kingsford, “SS City of Cairo”’nun kalıntılarını “bilinmeyen bir obje” olarak İngiliz hükümetine bildirdi. Daha sonra gerekli izinleri alıp, Fransız “Deep Ocean Search” grubuyla anlaşan Kingsford, hazineyi çıkardı. Hazinenin çıkarılması 25 Eylül 2013’de gerçekleştiği halde, İngiliz hükümeti hazine hakkında kamuoyuna bilgi verme iznini yeni verdi.
@anadolutarih
Urartu, Babil, Sümer, Selçuklu ve Osmanlı gibi tarihte birçok medeniyete ev sahipliği yapan Rumkale’nin, turizme kazandırılması amacıyla başlatılan kazı ve restorasyon çalışmaları devam ediyor.
Gaziantep’te bulunan Rumkale’nin sadece Türkiye için değil, tüm insanlık açısından önemli olduğunu vurgulayan kazı başkanı Dr. Bora Sevencan, çalışmalar tamamlandığında Rumkale’nin inanç turizmi için önemli bir kavşak noktası olacağını dile getirdi.
Doğu ve batı tarafındaki sur duvarlarında onarım yapılan kalenin kuzeyinde yer alan ve 13. yüzyılda Yakubi Azizi Barşavma’nın, adına inşa ettirdiği Barşavma Manastırı’nda da kazı ve restorasyon çalışmaları devam ediyor.
Rumkale’nin Önemi
Rumkale, Gaziantep’in Nizip ve Yavuzeli ilçesi ile Şanlıurfa’nın Birecik ve Halfeti ilçesi sınırlarında, Merzimen Çayı’nın Fırat Nehri’ne döküldüğü yerde, sarp kayalıklarla çevrili yüksek bir tepede bulunuyor. Ayrıca Urartu, Babil, Sümer, Selçuklu ve Osmanlı gibi medeniyetlerin izlerini taşıyor.
Hristiyanlar tarafından da kutsal sayılan Rumkale’yi, Hazreti İsa’nın havarilerinden Johannes’in (Yuhanna) Roma Dönemi’nde mesken tuttuğu ve kayadan oyma bir odada İncil nüshalarını çoğalttığı rivayet ediliyor.
Rumkale’nin Tarihi
MÖ.855 yılında Assur Kralı III. Salmanassar tarafından zaptedildiği zaman Şitamrat adını taşıyordu. Yunanlılar bunu değiştirerek Urima adını koydular. Süryaniler ise Kal’a Rhomeyta ve Hesna dhe Romaye adlarını kullanmışlardır. Şehir Arapların eline geçtikten sonra Kal’at ül Rum adını almıştır. II. yüzyılda Bizanslılar Halfeti’ye Romaion Koyla adını vermişlerdir. 1290 yılında Eşref komutasındaki Mısır ordusu Halfeti’yi yeniden elegeçiriyor ve ona Kal’at ül müslimin adını veriyordu. 1516 yılında zamanın akışı değişir. Mercidabık savaşını kazanan Osmanlılar Halfetiyi de ele geçirir. Osmanlılar ilk kez bu dönemde kente Kale-i Zerrin (Altın Kale), Urumgala ve giderek Rumkale demeye bu dönemde başlamıştır.
@anadolutarih
ilim öğren ya cihad et
Selahaddin Eyyubî’nin şahsiyeti üzerinde Zengîler Devleti’nin ünlü hükümdarı Nureddin Mahmud Zengî’nin (1146-74) büyük etkisi olmuştur. Selahaddin, ölümüne kadar Mısır’ı Nureddin’in naibi sıfatıyla idare etmiş, iç ve dış düşmanlara karşı korumuş ve bu bölge için gerekli idarî, askerî, kültürel ve iktisadî reformları yaparak ülkeyi içte ve dışta itibarlı hale getirmiştir. Yemen, Hicaz, Libya ve Kuzey Sudan’ı kontrolü altında tutan Selahaddin, 3. Haçlı Seferi sırasında verdiği mücadele ve sağlam duruşu ile İslam dünyasının kahramanlık sembolü haline geldi. Aynı zamanda imarcı, kültürel ve insani değerlerin koruyucusuydu. Zamanını ilim, cihad veya devlet işleriyle geçirirdi.
Davana inan, hedefe kilitlen
Nureddin Zengî’nin ölümünden sonra iki ana gaye uğrunda çaba harcadı: 1) Nureddin döneminde oluşturulan siyasî birliği dağılmaktan korumak ve onun zamanında girişilen imar faaliyetlerini devam ettirmek, 2) bir türlü gerçekleştirilemeyen Kudüs’ün ve sahil bölgelerinin Haçlı istilasından kurtarılıp İslam dünyasını düştüğü içler acısı durumdan çıkarmak. İlk hedefine 10 yıldan fazla süren bir mücadelenin ardından ulaştı. Hıttin zaferi ve sahil bölgesinin fethiyle ikinci gayesine ulaşmasına az kalmıştı ki, 3. Haçlı Seferi buna engel oldu. İslam dünyasının kendisini yalnız bırakmasına rağmen Haçlılara karşı giriştiği amansız mücadele, gösterdiği gayret ve sebat Avrupalılara Kudüs’ü geri almanın imkânsızlığını gösterdi. Böylece Nureddin’in ölümüyle boşalan mevkii hakkıyla doldurup, ondan devraldığı İslam sancağını daha ileri taşıyarak emsalsiz bir lider olduğunu ispatladı. Ölümünden sonra yerini doldurabilecek bir lider çıkmadığı için sahilde birbirinden ayrı üç bölgeye sıkıştırılmış olan Haçlı devletleri varlıklarını bir asır daha devam ettirebildiler.
Biriktirdikçe değil dağıttıkça çoğalırsın
Cömertliği dillere destandı. Öldüğünde has hazinesinde topu topu 1 Mısır dinarı (altın para), 36 ya da 37 Nasırî dirhemi (gümüş para) vardı. Bir şey vereceği zaman uzun uzadıya düşünmezdi. Akka önlerinde Haçlılar karşısında kaldığı süre içinde develer hariç 18 bin at ve katır masraf etmişti. Harcadığı para, altın, elbise ve silahların tespiti ise mümkün değildi. Mısır’daki Fatımî Devleti’ni ortadan kaldırdığı zaman (1171) sayılamayacak kadar çok ve çeşitli zahire ele geçirmiş ancak hepsini halka dağıtmıştı. O dönemde çok zengin olan Âmid (Diyarbakır) şehrini ele geçirince ganimeti arkadaşlarının itirazlarına rağmen Artuklulardan Nureddin b. Kara Arslan’a vermişti. Savaşta kendi atını askere verir, başkalarından at isterdi. Herkes onun atına biner, ondan iyilik ve ihsan beklerdi. Bir kaynak 3. Haçlı Seferi sırasında askerlerine 12 bin at dağıttığını söyler.
Tevazu ve saygıya misliyle döner
Veziri ve sır kâtibi Kadı Fadıl, kardeşi el-Melikü’l-Adil, yeğenleri Takiyyüddin ile Ferruhşah gibi akrabalarının, birçok değerli bürokrat, ilim adamı ve kumandanın Selahaddin’in başarısındaki payı büyüktür. Tevazu gösterip onlara danışmaktan ve başarılı uygulamalarını örnek almaktan çekinmemesi askerlik dehası ile ilmi buluşturup çağdaşlarının kolay kolay göze alamayacağı başarılara imza atmasını sağlamıştır.
Hiç kimseye karşı büyüklük taslamaz, asla kibirlenmezdi. Kibirlenen hükümdarları ayıplardı. Fakirler ve dervişler yanında toplanır, semâ merasimleri düzenlerlerdi. Biri semâ için kalksa o da ayağa kalkar ve semaını bitirinceye kadar oturmazdı.
Bilgiden Fayda var münakaşadan değil
İyi bir eğitim görmüş olup Türkçe, Kürtçe, Arapça ve Farsça biliyordu. Kur’an-ı Kerim ve Ebu Temmam’ın el-Hamase adlı eseri ezberindeydi. Tarih bilgisine sahipti ve tarihî tecrübelerden sık sık faydalanırdı. Onun meclisinde bulunanlar hiç kimseden duymadıkları bilgileri ondan öğrenirlerdi. Silefî, Kutbeddin en-Nişaburî, İbn Avf ve İbn Şeddad gibi zamanındaki büyük din âlimlerinden hadis ve fıkıh dersleri almıştı. Bununla birlikte fakihlerin münakaşalarından ve felsefecilerden hoşlanmazdı. Müneccimlerin verdiği haberlere ise asla itibar etmezdi. Amelde Şâfî, itikadda Eşari’ydi.
Adalet düşmanın da hakkı
Yeğeni Takiyyüddin’i kendisinden şikâyetçi olan bir kişiyle birlikte hâkim huzuruna çıkmaya zorladığı bilinir. Akka karşısında karargâh kurduğu sıradaydı; ordu kadısı ile birlikte at sırtında dolaşırken bir Yahudi onlara şöyle bağırdı: “Müslümanların şeriatından (hukukundan) yardım diliyorum.” Gulâmlar (askerler) hemen adama sordular: “Kimden şikâyetçisin, sana haksızlık yapan kimdir, bize söyle.” Yahudi cevap verdi: “Sultan’ın kendisi. Gulâmları bana tecavüz etti.” Bu sözleri işiten Sultan’ın canı çok sıkıldı ve derhal atından indi. Onu gören kadı da hemen atından indi. Sultan Selahaddin, kadının karşında Yahudi ile yan yana durdu. Yahudi kadıya anlatmaya başladı: “Ben Şam tacirlerindenim. Deniz yolu ile İskenderiye’den geliyorum. Yanımda 20 yük şeker vardı. Akka limanına çıkınca adamlarınız beni soydular ve bana, sen kâfirsin, malların Sultan’ın hakkı, dediler.” Bunun üzerine Selahaddin şekere el koyanları getirtti. Bunlar şekeri hazineye teslim ettiklerini söylediklerinden şekerin bedeli Yahudi tacire ödendi.
Bir gün adamlarından biri bir deveci hakkında şikâyette bulunmuştu. Bunun üzerine Sultan, “Müslümanların aralarındaki anlaşmazlıkları çözen kadıları vardır. Mahkemeye şikâyet kapısı herkese açıktır. Ben inzibatı temin ile mükellefim. Mahkeme senin hakkında gerekli gördüğü kararı verir” demişti.
Basit hataları büyütmek seni küçültür
Sultan Selahaddin küçük hataları görmezlikten gelir, kızmazdı. Bir gün ileri gelen adamları ile birlikte otururken çocuk yaşta olan gulâmlar oyun oynuyorlardı. Bunlardan biri ayağındaki sandaleti çıkarıp arkadaşına fırlattı, ancak ayakkabı Sultanın dizinin dibine düşmesin mi! O ise bir gönül sultanına yakışır biçimde hemen yüzünü başka tarafa çevirdi ve yanındakiyle konuşmağa devam ederek hadiseyi görmemiş gibi davrandı.
Bir defasında sıcak bir günde adamlarından su istedi fakat su getirilmedi. İkinci ricasında yine kimseden ses çıkmadı. Üç, dört, beş. Su getiren yoktu. Bunun üzerine dayanamayarak “Dostlar, vallahi susuzluktan öleceğim” deyince suyu içmek kısmet oldu.
Gönülleri fethet!
Güler yüzlü olup yüzünü asmazdı. İnsanlar hakkında iyi sözler söylenmesini ister, kendisi de seviyesi düşük ve kaba sözler sarf etmezdi. Sultan’ı Kudüs’te ziyaret eden meşhur âlim Abdüllatif el-Bağdâdî onun hakkında şu sözleri sarf etmiştir: “Huzuruna vardığımda gözleri heybet, kalpleri muhabbetle dolduran bir hükümdar gördüm. Arkadaşları ona benzemeye çalışıyorlar, birbirleriyle iyilikte yarışıyorlardı. Huzuruna çıktığım ilk gece meclisini âlimlerle dolu buldum. Bu âlimler çeşitli ilim dallarında konuşuyorlardı. İnsanlar, onda peygamberlerde gördükleri meziyetlere benzer özellikler gördüler. İyi, kötü, Müslüman ya da kâfir olsun herkes tarafından seviliyordu.”
Hataları affet ihaneti asla!
Sözüne sadık, insani duyguları kuvvetli biriydi. Hata yapanları, kendisine kaba davrananları ve suçluları affetmekten yanaydı. Hep şöyle derdi: “Haklı olarak cezalandırmaktansa af hususunda hata yapmayı tercih ederim.” Ama bunun da istisnaları vardı. Mesela Fatımîlere önce yumuşak davranmış, ancak düşmanlarla birleşerek aleyhinde komplo hazırlamaları üzerine tutumunu değiştirmişti. Haçlı lideri Renauld de Chatillon’u yeminlerini sık sık bozduğu için öldürmüştü. Bu kararı verdiği sırada hükümdarların öldürülmesinin âdet olmadığını, ancak onu yeminlerini tutmadığı için öldürdüğünü söylemiştir. Kudüs ve sahil bölgesinin fethi sırasında Haçlılara gösterdiği merhametli davranışları Avrupalı tarihçilerce büyük bir takdirle karşılanmıştır. Templier (Tapınak) ve Hospitalier şövalyelerine karşı da sert davrandığını biliyoruz. 3. Haçlı Seferi’ne komuta eden İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard’ın Akka’da aman dileyen Müslümanları kılıçtan geçirmesinden sonra o da misilleme olarak ele geçirdiği Haçlıları öldürtmüştür.
Güven ver emniyet bul
Hayatı boyunca verdiği sözden döndüğü ve ahdine vefa göstermediği görülmemiştir. Bu yüzdendir ki Haçlı Seferlerindeki en büyük rakibi Arslan Yürekli Richard ve onun nezdinde Avrupa’nın büyük saygısını kazanmıştır. Askerleri ona karşı itaatkârdı; çünkü adamlarına, askerlerine ve memurlarına arkadaş gibi davranırdı. Herkes onun yanında kendisini rahat hisseder, bir sultan ile oturduğunun farkında olmazdı. Bu yüzden fikirlerini çekinmeden ona açabilirlerdi.
Ön Türklerin ortaya çıkışı ile Dünya Tarihi yazılmaya başlandı. Asya steplerinde ortaya çıkan bu toplum, tarihin sonraki evrelerinde Dünya medeniyetini inşa edecektir.
Ön Türk’ler! Yani Türk’lerin ataları. Türk Tarihinde henüz son 100 yılda gün yüzüne çıkartılabilmiş ve günümüz teknik imkanlarıyla ana hatlarına ve kısmen de olsa detaylarına vakıf olabildiğimiz Ön Türkler dönemi tarihimiz açısından fevkalade öneme sahiptir. Öncelikle Ön Türk ifadesini netleştirmemiz gerekiyor. Ön Türkler, Türk olarak tanımladığımız etnik kimliğin kökenlerini teşkil eden unsurlardır. Bu unsurlara tam anlamıyla Türk’tür diyemeyiz. Çünki bu toplum kendilerine henüz “Türk” dememektedir. Kendilerine Türk sıfatını koymaları binlerce yıl sonra gerçekleşecektir.
Bunun yanında Türk değildir dememizde mümkün değildir. Zira Türk kimliğini oluşturan genetik, etnik, kültürel, dini ve toplumsal temeller Ön Türk’ler döneminde inşa edilmiş ve günümüze kadar Türk’ler tarafından miras olarak kabul edilerek yaşatılmıştır. Bu değerleri Türk’ler dışından sahiplenmiş ve yaşatabilmiş başka bir toplum bulunmadığından, aynı zamanda genetik olarak da mirasçı kabul edildiğinden, ifade olarak Ön Türk’ler dememiz doğru olacaktır.
Bunun yanında Türk değildir dememizde mümkün değildir. Zira Türk kimliğini oluşturan genetik, etnik, kültürel, dini ve toplumsal temeller Ön Türk’ler döneminde inşa edilmiş ve günümüze kadar Türk’ler tarafından miras olarak kabul edilerek yaşatılmıştır. Bu değerleri Türk’ler dışından sahiplenmiş ve yaşatabilmiş başka bir toplum bulunmadığından, aynı zamanda genetik olarak da mirasçı kabul edildiğinden, ifade olarak Ön Türk’ler dememiz doğru olacaktır.
Öncelikle Ön Türk’lerin genetik soy ağacını incelememiz gerekiyor. Ön Türkler 1. Derecede Esas Irk’lardan olan Beyaz Irk ile 2. Derecede “Melez” Irk’lardan olan Amerind’lerin akrabalık bağı neticesinde ortaya çıkmış 3. Derecede “Türemiş” bir Irk’dır. Ön Türk varlığını tarih sahnesine çıkartan bu akrabalık bağı, tespitlere göre Taş Çağı olarak adlandırdığımız, buzul çağının sona ermesinden kısa bir süre sonra gerçekleşmeye başlamıştır.
Bilindiği üzere Milyonlarca yıl önce başlayan Buzul Çağı, -100.000’lerde etkisini azalttı, -18.000’lerde Zirve noktasına ulaştıktan sonra hızla etkisini yitirerek -10.000’lerde tamamen sona edi. Asya’da iklimsel ve coğrafi zorluklar nedeniyle zor bir yaşam sürdürmeye çalışan İnsanoğlu, Buzul Çağı’nın son bulmasıyla hızla çoğalmaya ve İnsanlık Tarihinin temellerini oluşturmaya başladılar. Bu oluşum süreci içerisinde Ön Türk olarak tanımladığımız toplumlar ortaya çıkmış, önce genetik olarak ayrışmış, sonrasında kültürel değerlerini ve toplumsal yaşayış şekillerini edinerek kendisine “Türk” adını vererek örgütlenmiştir.
Ön Türk’leri oluşturan unsurlardan biri olan “Beyaz Irk”, insanoğlunun Afrika’dan Asya’ya göç hareketine giriştiği -70.000’li yıllardan beri Asya kıtasını mesken edinmiş, -40.000’lerde genetik olarak diğer Irk’lardan ayrı nitelikler kazanarak burada yayılmış kadim Irk’lardan biridir. Günümüzde çekik gözlü insanlar hariç beyaz ten rengine sahip tüm insanların bu Irktan türediği kati bir gerçektir. Beyaz Irk, Asya’daki varlığını devam ettirirken ilk resimleri çizerek bu resimlere anlamlar yüklemiş, sonrasında damgalara ve yazıya dönüştürmüştür. Ön Türk’lerin atalarından bir diğeri de Amerind’ler yani Kızıl Derililer olarak tanımladığımız Amerikan yerlilerinin atalarıdır. Amerindler, Kuzey bölgelerinde yaşayan “Sarı Irk” ile Beyaz ve beklide bir miktar Siyah Irk’ın akrabalık bağları neticesinde oluşmuş ilk Melez Irk’dır. Amerindler -25.000’li yıllarda ortaya çıkarak bir bölümü kuzeyden Bering Boğazı üzerinden Amerika’ya göç etmiş, diğer bir kısmı Asya’da kalarak varlığını devam ettirmiştir. -18.000 de Zirve noktasına ulaşan Buzul çağı nedeniyle güney bölgelerine doğru göç etmiş ve Asya toplumları ile karışmıştır. Ön Türk’lerin oluşum süreci bu iki Irk’ın akrabalık bağları karışması ile ortaya çıkmıştır.
Avrasyalı Ön Türk’ler
Beyaz Irk ve Amerind’lerin ilk akrabalık bağı -8.000’lerde gerçekleşir. Buzul Çağının sona ermesiyle birlikte yeryüzünün daha yaşanabilir bir yer olmaya başlar ve akarsular, göller, dereler yani hayatın kaynağı SU yeryüzündeki yaşanabilir mekanların temellerini oluşturmuştu. Bu dönemde Aral gölü, yoğun insan popülasyonuna sahip bir yerleşke durumundadır. Bu bölgenin yerlileri olan Beyaz Irk, Aral gölü civarında varlıklarını devam ettirmekteydiler. Kuzey bölgelerinde yaşayan Amerind’lerin bir bölümü, -8.000’lerde güney bölgelerine doğru göç hareketi başlatmışlardı. Bu göç hareketi ile Aral gölüne kadar inen Amerind toplulukları, bölgede yaşayan Beyaz Irk ile muhatap olarak aynı coğrafyayı paylaşırlar. Bu paylaşım zaman içerisinde evlenmelerle akrabalık bağına dönüşmüş ve iç evliliklerle genetik olarak müstakil bir hal almıştır. İlerleyen yüzyıllarda dış toplumların etkenlerine maruz kalmayarak iç evlilikler ile akrabalık bağını güçlendiren bu toplumlar artık birbirinden ayrı iki Irk değil birbirlerine benzeyen tek bir toplum haline gelirler. Bu akrabalık bağı ilk Ön Türk kolunu meydana getirir. Bu kol hem Beyaz Irk’ın hem Amerind’lerin sosyal yaşantısı, dini inançları ve genetik özelliklerinin bir karışımı halinde yeni bir Etnik yapı oluşturur. Ön Türk tarihindeki en derin izler bu yeni toplumun eseridir. Bu kol, tarihin sonraki evrelerinde Sümerler, Sakalar, Tirikler, Hurriler ve Etrüskler olarak karşımıza çıkartacaktır. Bu sebeple bu kola Avrasyalı Ön Türk’ler diyoruz.
Asyalı Ön Türk’ler
İkinci akrabalık bağının gerçekleşmesi -2.000’lerde Asya steplerinde gerçekleşti. Asya’nın kuzey bölgelerinde varlıklarını sürdüren Amerind’ler, bir kolları Aral gölüne göç etmişse de bütünlüklerini korumuş ve yoğun dış etkilere maruz kalmadan varlıklarını devam ettirmişlerdi. -8.000’ler küçük bir kolu Aral’a geç eden Amerindler, göç hareketine devam ederek Baykal Gölü ile Tanrı Dağları arasında bulunan geniş coğrafyada yerleştiler. Binlerce yıl bu bölgede varlıklarını devam ettiren Amerindler artık Tanrı dağlarının yerlileri haline geldiler. Daha önce Aral Gölünde akrabalık bağı kuran bu iki ırk, bu kez Tanrı dağlarında bir araya geldiler. Asya içlerinde varlıklarını sürdüren Beyaz Irk’ın bir kolu Kuzey bölgelerine doğru göç hareketine girişti. Bu göç hareketi neticesinde Tanrı Dağları civarında yerleşik bulunan Amerind’ler ile sosyal bir karışım içerisine girdiler. Amerindlerin çoğunlukta, Beyaz Irk’ın azınlıkta olduğu bu toplum zaman içerisinde iç evlilikler ile müstakil bir topluluğa dönüşerek tek bir toplum haline geldiler. Bu topluluk, ağırlıklı olarak Amerind’lerin, azınlıklı olarak Beyaz Irk’ın genlerini taşımaktadır. Azda olsa Çekik gözlü olmaları bundandır. Amerindler’in Beyaz Irk ile karışan toplumları Asya Türkleri olmuş, Beyaz Irk ile karışmayan Amerindler ise Tanrı Dağlarının doğusuna doğru ilerleyerek burada Sarı Irk ile karışıp Moğolların, Sienpilerin, Tibetlilerin v.b. Asya halklarının ataları olan toplumları inşa ettiler. Bu kol, tarihin sonraki evrelerinde Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar v.b. İlk Türk Devletleri ile karşımıza çıkacaktır. Bu sebeple bu kola Asyalı Ön Türk’ler diyoruz.
-1.500 lü yıllarda Asyalı Ön Türk kolu ayrı bir Irk haline gelmiş, -8.000’lerde Aral Gölünde ortaya çıkan Avrasyalı Ön Türk kolu ise -3.500’lerde Sümer Devletini kurmuş, Sümerlerin -2.000’lerde yıkılmasıyla sonraki yüzyıllarda Asya’ya göç ederek takriben yine -1.500’lü yıllarda Asya’da bulunan Ön Türk kolu ile birleşip karışarak Türk kimliğini ortaya çıkartmıştır.
Burada dikkat edilmesi gereken ve muhtemelen bir soru işareti olarak beliren bir husustan bahsetmek gerekecektir. 1nci ve 2nci Ön Türk kolları olarak bahsettiğimiz iki ayrı bölgede, binlerce yıl arayla ortaya çıkan Etnik yapılar nasıl olurda aynı Etnik Köken ile ifade edilebilir? Şunu anımsamak gerekir ki ; her iki toplumda aynı atadan yani Amerind’ler ile Beyaz Irk’ın akrabalık bağı neticesinde ortaya çıkmıştır. Bunun yanında her iki toplumda da aynı Dini ve Kültürel değerler, aynı Yazı ve Dil, aynı yaşayış tarzı hakimdir. Buda aynı kültürün iki farklı coğrafyada iki farklı şekilde tezahürü olarak adlandırılabilir. Hem genetik, hem kültürel hem de etnik olarak birbirlerinden çok az farkı olan bu toplumların bir araya gelmesiyle “Türkler” ortaya çıkmıştır ki buda “Türk” kimliğini oluşturan bu iki kola “Ön Türk” dememizi fazlasıyla açıklar.
@anadolutarih
@anadolutarih
Altında 121 Milletvekilinin imzası olan Türkiye'nin kuruluş belgesi Misak-ı Milli'nin orijinal belgesi
-Anadolu Tarih
-Anadolu Tarih
YALNIZ ŞEHZADE MUSTAFA MI?
YA ŞEHZADE BAYEZİD?
(-Bayezîd'ine kıyar mısın benim canım baba!)
Mustafa, ilk eşi Gülbahar Sultan da denilen Mahidevran’dan olma en büyük oğluydu. Talihsiz Şehzade Mustafa civan, cihangir, mert; gözde; bedence veyapıca tıpkı babasına benziyor ve onun yerine geçecek kişi gözüyle bakılıyordu. Ancak kanlı bir oyunun so
nrasında, babasının fermanıyla dilsiz cellatların elinde can ver verdi.
O yedi cihanın sultanı; Kanuni Sultan Süleyman Han’dı…
Bunun dışında yedi oğlu daha dünyaya gelmişti ama; bunların dördü küçük yaşta ölmüşlerdi. Şehzade Mustafa öldürüldüğü zaman Selim, Bayezid ve Cihangir hayattaydı.
Mustafa ölmüştü…
Onu seven pek çok kişinin ruh dünyasında büyük kırılmalar yaşanmıştı. Yeniçerilerin önemli bir kısmı homurdanıyor; Kanuni’ye diş biliyorlardı.
Kanuni, Mustafa’nın yandaşı olan kesim ve kişilerin gönlünü almak için onlara değerli armağanlar dağıtarak, gönüllerini almaya, olası bir kargaşanın önüne geçmek için çabalıyordu.
Artan vergiler; yoğun geçim sıkıntıları homurtuları daha da artırmıştı. Bu arada Kanuni karşıtları, onun tahtını sarsmak için, tıpkı Şehzade Mustafa’ya benzeyen bir kölenin etrafında birleşerek; sanki Mustafa ölmemiş de bir iktidar mücadelesine girmemiş gibi büyük bir kalkışmaya yöneldiler.
Tarihe Düzmece Mustafa Olayı diye geçen bu olay, önemli bir tehdit altına geldiğinde; Kanuni Sultan Süleyman oğullarından Bayezit’i, onun ayaklanma karşısında pek başarılı olmayışı sonrasında da ünlü sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’yı ayaklanmacıların üzerine gönderdi. Sonunda Düzmece Mustafa Ayaklanması’na önderlik eden kişi, büyük bir komplo tuzağıyla ele geçirildi ve bir arife günü, işkenceler altında can verdi.
Bu nasıl bir şeydi?
Sanki günahsız Şehzade Mustafa’nın ruhu, dipdiri Sultan Süleyman’ın tahtının ensesindeydi. Bu olay, yalnız toplumun önemli bir kesiminde değil; hayatta olan diğer oğulları arasında da önemli bir vehim yarattı.
Yaşlı Sultan yarın ölüp gittiğinde, kim saltanat makamına oturacak ve hükümdar olacaktı?
Cihangir bu yarışta yer alamadı; çünkü beklenmedik bir anda ölüverdi. Şimdi geriye iki oğlu kalmıştı: Şehzade Selim ve Şehzade Bayezit…
Bu iki oğlunun annesi de Hürrem Sultan’dı. Hürrem, artık yaşlılık döneminde açıkça ortaya çıkan bu taht kavgasında taraf tutmuyormuş gibi görünmekle birlikte, gönlü Bayezit’ten yanaydı. Şehzade Selim değişik şirretlikleriyle biliniyordu. İçine kapanık, durgun ve çekingen görünen bir yapısı olmakla birlikte; nedimeler arasında zevk’ü safaya düşkündü. Koca karınlı, şiş yanaklı, kızarık suratlıydı. Bu nedenle kendisine halk arasında “Arap Selim” de deniyordu. Buna karşın; Nahçivan seferinde babasının yanında bulunmuş, uysal görüntüsüyle babasının takdirini kazanmıştı.
Beyazıt ise, Düzmece Mustafa olayındaki başarısızlığı nedeniyle Kanuni’nin aklında soru işaretleri bırakmıştı. Bu ayaklanmada Bayezit’in rolü olacağı kuşkusu içine düşmüştü bir kez...
Ancak ağabeyi Selim’in yerine o; şair ruhlu, zeki, cesur, mert, azimli ve kahraman ruhluydu. Ulema, Selim’dense, Bayezid’in olmasını istiyor; üstelik ihsanda ve ikramda pek cömert olan Bayezit, onu tutanların gözünde yüceliyordu. Hicaz’a cömertçe yardımlarda bulunuyor; çevresini beslemekte pek cömert davranıyor; bütcesi yetmediği anda anası Hürrem’e başvuruyor, paraya pek para demiyordu.
Baba Süleyman Muhibbi mahlasıyla; oğul Bayezid de Şahi mahlasıyla şiirler yazıyorlardı…
Şair ruhlu baba ve oğul…
Beyazıt’ın bu gösterişli ve çevresini gittikçe genişleten yaşantısına bakarak Sultan’ın kuşkuları daha da artmıştı. Artık iki kardeş arasındaki kavga açıkça ortaya çıkmıştı. Kanuni oğulları arasındaki bu çekişmeden rahatsız oluyor; birini Manisa’dan alıp Konya’ya, ötekini Kütahya’dan alıp Amasya’ya sürerek, önlemler almaya çalışıyordu.
Şehzade Selim, Konya’ya gitmeden önce gelip Bursa’ya yerleşti. Buna karşılık daha asi ruhlu olan Bayezit’e ise Kanuni bir irade göndererek, Amasya’ya gitmesini istiyordu. Bu olay; Bayezit’i iyice kuşkulandırdı. Yarın babasına bir hal olsa, ağabeyi Selim kendinden daha önce İstanbul’a ulaşır, üstelik büyük erkek evlat olduğu için, tahta kolaylıkla tahtın sahibi olabilirdi.
Bu nedenle Bayezit Amasya’ya gitmemek için babasına türlü diller döktü; hasta olduğunu ileri sürdü; başka yerlere gönderilmesini istedi. O, Amasya’dan kalkıp İstanbul’a gitmeden; Bursa’dan ağabeyinin derhal bir engel olarak karşısına çıkabileceğini ve bu mücadeleyi kaybedebileceğini düşünüyordu. Selim’in ortaya dökülen serkeşliğini abartılı jurnallerle babasına yazarak, fuhuşta vi içkide adı ortaya çıkmış Selim’i kötüleyecek nice mektuplar yazdı.
Ancak Kanuni Nuh diyor peygamber demiyor; ille Kütahya’da bulunan Şehzade Bayezit’in Amasya’ya gitmesini istiyordu. Onca ayak diremenin yararı olmadığı için sonunda Bayezit yola çıktı. Ancak türlü oyalanmalarla ve yavaş yavaş; kendine bağlı bendeleriyle yavaş yavaş yol alarak…
Baba Sultan o denli kuşku içindeydi ki, oğlunun her hareketini yakından bir gölge gibi izliyor; muhtemel bir kargaşa ve kalkışmaya karşın, adeta oğlunun kuvvetlerini kendine bağlı güçlerce izletiyordu.
Sonunda Bayezit, Amasya’ya gelerek, Sancak yönetimini eline aldı.
Bundan sonra ne mi oldu?
Ok yaydan çıkmış, güven duyguları ayaklar altına düşmüştü.
Şehzade Selim ve Kanuni’ye bağlı güçler, Şehzade Bayezit’ın taht mücadelesi olasılğına karşı büyük bir güçle onun üzerine yürüdüler.
Bayezid, bir yolunu bulup kaçtı ve İran’da, Kanuni’nin can düşmanı Şah Tahmasb’a sığındı.
Bu kez diplomasi devreye girdi.
İki hükümdar; iki can düşman, Kanuni ile Tahmasb arasında Bayezit’in teslim edilmesi konusunda pazarlıklar yapıldı. Elçiler İran’a giderek, bu pazarlıklarda değişik tekliflerde bulundular.
Oldukça yüklü bir para ve bir kale karşılığında Tahmasb, Şehzade Bayezid’ı Kanuni’ye teslim etmek yolunu seçti.
Bu anlaşmadan sonra; Kanuni’ye bağlı gizli güçler, Kizvin’de bulunan Şehzade Bayezid’i öldürmek için dilsiz cellatlarla yola çıktılar.
Bu gelişmeleri tam bilmese de artık babasının kendi canına kıyacağından emin olan Bayezid; yazdığı şiirlerle ona şöyle sesleniyordu:
Ey seraser âleme Sultan Süleyman'ım baba,
Tende Canım, Canımın içinde cananım baba,
Bayezîd'ine kıyar mısın benim canım baba
Bigünahım, Hak bilür, devletlü sultanım baba.
Sultan Süleyman’a bu mısralar ulaştığında o da oturup oğluna şu mısralarla karşılıklar veriyordu:
''Ey demâdem mazhar-ı tuğyân-ı isyânım oğul
Takmıyan boynuna her giz tavk-ı fermânım oğul
Ben kıyar mıydım sana ey Bâyezîd Hânım oğul
Bî-günâhım deme bâri tevbe kıl cânım oğul''
Sonuç ne mi oldu?
Arada taht, saltanat ve erk mücadelesi olduğu için, değişmeyen kurallar kendini göstermekte geri kalmadı:
25 Eylül 1561 günü Kanuni ile anlaşmış olan Şah Tahmasb’ın göz yummasıyla; 36 yaşındaki Şehzade Beyazıt ve oğulları 16 yaşındaki oğlu Orhan Kizvin’de boğularak öldürüldü. Bayezit’in naşı ve oğlunun naşları Sivas’a getirilerek buraya defnedildiler.
Bayezit’in eşi de henüz üç yaşında olan başka bir oğluyla birlikte İstanbul’a getirilip, bir kaleye hapsedildi. Bayezit’in kendisi ve oğlu Orhan’dan sonra, bu üç da acımadan bu kalede boğularak öldürüldü.
Şimdi diyeceksiniz ki; ne büyük bir trajedi ve acı bu!
Evet öyle!
Acı ve trajedik…
Kimileri de diyecek ki devletin parçalanmaması için bunlar zorunluydu…
Kimbilir!
Ancak, yine de insanın canı sıkılıyor; sanki ölüm çığlıkları o kale duvarlarına çarparak, kulaklarımızda çınlıyor...
Hiç olmazsa bunlar, bildiğimiz ölümler ve çığlıklar…
Biliyoruz, çünkü saltanat mensubular.
Ya saltanatla uzaktan yakından ilgisi olmayan sıradan insanların dramları?
Yani kulların; reayanın ve tebaanın…
Çünkü onlar sessiz yığınları oluşturuyorlar ve varlıkları kulluktan öte hiçbir anlam taşımıyordu.
İşte o devir böyle bir devirdi.
Prof. Dr. Kemal Arı
YA ŞEHZADE BAYEZİD?
(-Bayezîd'ine kıyar mısın benim canım baba!)
Mustafa, ilk eşi Gülbahar Sultan da denilen Mahidevran’dan olma en büyük oğluydu. Talihsiz Şehzade Mustafa civan, cihangir, mert; gözde; bedence veyapıca tıpkı babasına benziyor ve onun yerine geçecek kişi gözüyle bakılıyordu. Ancak kanlı bir oyunun so
nrasında, babasının fermanıyla dilsiz cellatların elinde can ver verdi.
O yedi cihanın sultanı; Kanuni Sultan Süleyman Han’dı…
Bunun dışında yedi oğlu daha dünyaya gelmişti ama; bunların dördü küçük yaşta ölmüşlerdi. Şehzade Mustafa öldürüldüğü zaman Selim, Bayezid ve Cihangir hayattaydı.
Mustafa ölmüştü…
Onu seven pek çok kişinin ruh dünyasında büyük kırılmalar yaşanmıştı. Yeniçerilerin önemli bir kısmı homurdanıyor; Kanuni’ye diş biliyorlardı.
Kanuni, Mustafa’nın yandaşı olan kesim ve kişilerin gönlünü almak için onlara değerli armağanlar dağıtarak, gönüllerini almaya, olası bir kargaşanın önüne geçmek için çabalıyordu.
Artan vergiler; yoğun geçim sıkıntıları homurtuları daha da artırmıştı. Bu arada Kanuni karşıtları, onun tahtını sarsmak için, tıpkı Şehzade Mustafa’ya benzeyen bir kölenin etrafında birleşerek; sanki Mustafa ölmemiş de bir iktidar mücadelesine girmemiş gibi büyük bir kalkışmaya yöneldiler.
Tarihe Düzmece Mustafa Olayı diye geçen bu olay, önemli bir tehdit altına geldiğinde; Kanuni Sultan Süleyman oğullarından Bayezit’i, onun ayaklanma karşısında pek başarılı olmayışı sonrasında da ünlü sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’yı ayaklanmacıların üzerine gönderdi. Sonunda Düzmece Mustafa Ayaklanması’na önderlik eden kişi, büyük bir komplo tuzağıyla ele geçirildi ve bir arife günü, işkenceler altında can verdi.
Bu nasıl bir şeydi?
Sanki günahsız Şehzade Mustafa’nın ruhu, dipdiri Sultan Süleyman’ın tahtının ensesindeydi. Bu olay, yalnız toplumun önemli bir kesiminde değil; hayatta olan diğer oğulları arasında da önemli bir vehim yarattı.
Yaşlı Sultan yarın ölüp gittiğinde, kim saltanat makamına oturacak ve hükümdar olacaktı?
Cihangir bu yarışta yer alamadı; çünkü beklenmedik bir anda ölüverdi. Şimdi geriye iki oğlu kalmıştı: Şehzade Selim ve Şehzade Bayezit…
Bu iki oğlunun annesi de Hürrem Sultan’dı. Hürrem, artık yaşlılık döneminde açıkça ortaya çıkan bu taht kavgasında taraf tutmuyormuş gibi görünmekle birlikte, gönlü Bayezit’ten yanaydı. Şehzade Selim değişik şirretlikleriyle biliniyordu. İçine kapanık, durgun ve çekingen görünen bir yapısı olmakla birlikte; nedimeler arasında zevk’ü safaya düşkündü. Koca karınlı, şiş yanaklı, kızarık suratlıydı. Bu nedenle kendisine halk arasında “Arap Selim” de deniyordu. Buna karşın; Nahçivan seferinde babasının yanında bulunmuş, uysal görüntüsüyle babasının takdirini kazanmıştı.
Beyazıt ise, Düzmece Mustafa olayındaki başarısızlığı nedeniyle Kanuni’nin aklında soru işaretleri bırakmıştı. Bu ayaklanmada Bayezit’in rolü olacağı kuşkusu içine düşmüştü bir kez...
Ancak ağabeyi Selim’in yerine o; şair ruhlu, zeki, cesur, mert, azimli ve kahraman ruhluydu. Ulema, Selim’dense, Bayezid’in olmasını istiyor; üstelik ihsanda ve ikramda pek cömert olan Bayezit, onu tutanların gözünde yüceliyordu. Hicaz’a cömertçe yardımlarda bulunuyor; çevresini beslemekte pek cömert davranıyor; bütcesi yetmediği anda anası Hürrem’e başvuruyor, paraya pek para demiyordu.
Baba Süleyman Muhibbi mahlasıyla; oğul Bayezid de Şahi mahlasıyla şiirler yazıyorlardı…
Şair ruhlu baba ve oğul…
Beyazıt’ın bu gösterişli ve çevresini gittikçe genişleten yaşantısına bakarak Sultan’ın kuşkuları daha da artmıştı. Artık iki kardeş arasındaki kavga açıkça ortaya çıkmıştı. Kanuni oğulları arasındaki bu çekişmeden rahatsız oluyor; birini Manisa’dan alıp Konya’ya, ötekini Kütahya’dan alıp Amasya’ya sürerek, önlemler almaya çalışıyordu.
Şehzade Selim, Konya’ya gitmeden önce gelip Bursa’ya yerleşti. Buna karşılık daha asi ruhlu olan Bayezit’e ise Kanuni bir irade göndererek, Amasya’ya gitmesini istiyordu. Bu olay; Bayezit’i iyice kuşkulandırdı. Yarın babasına bir hal olsa, ağabeyi Selim kendinden daha önce İstanbul’a ulaşır, üstelik büyük erkek evlat olduğu için, tahta kolaylıkla tahtın sahibi olabilirdi.
Bu nedenle Bayezit Amasya’ya gitmemek için babasına türlü diller döktü; hasta olduğunu ileri sürdü; başka yerlere gönderilmesini istedi. O, Amasya’dan kalkıp İstanbul’a gitmeden; Bursa’dan ağabeyinin derhal bir engel olarak karşısına çıkabileceğini ve bu mücadeleyi kaybedebileceğini düşünüyordu. Selim’in ortaya dökülen serkeşliğini abartılı jurnallerle babasına yazarak, fuhuşta vi içkide adı ortaya çıkmış Selim’i kötüleyecek nice mektuplar yazdı.
Ancak Kanuni Nuh diyor peygamber demiyor; ille Kütahya’da bulunan Şehzade Bayezit’in Amasya’ya gitmesini istiyordu. Onca ayak diremenin yararı olmadığı için sonunda Bayezit yola çıktı. Ancak türlü oyalanmalarla ve yavaş yavaş; kendine bağlı bendeleriyle yavaş yavaş yol alarak…
Baba Sultan o denli kuşku içindeydi ki, oğlunun her hareketini yakından bir gölge gibi izliyor; muhtemel bir kargaşa ve kalkışmaya karşın, adeta oğlunun kuvvetlerini kendine bağlı güçlerce izletiyordu.
Sonunda Bayezit, Amasya’ya gelerek, Sancak yönetimini eline aldı.
Bundan sonra ne mi oldu?
Ok yaydan çıkmış, güven duyguları ayaklar altına düşmüştü.
Şehzade Selim ve Kanuni’ye bağlı güçler, Şehzade Bayezit’ın taht mücadelesi olasılğına karşı büyük bir güçle onun üzerine yürüdüler.
Bayezid, bir yolunu bulup kaçtı ve İran’da, Kanuni’nin can düşmanı Şah Tahmasb’a sığındı.
Bu kez diplomasi devreye girdi.
İki hükümdar; iki can düşman, Kanuni ile Tahmasb arasında Bayezit’in teslim edilmesi konusunda pazarlıklar yapıldı. Elçiler İran’a giderek, bu pazarlıklarda değişik tekliflerde bulundular.
Oldukça yüklü bir para ve bir kale karşılığında Tahmasb, Şehzade Bayezid’ı Kanuni’ye teslim etmek yolunu seçti.
Bu anlaşmadan sonra; Kanuni’ye bağlı gizli güçler, Kizvin’de bulunan Şehzade Bayezid’i öldürmek için dilsiz cellatlarla yola çıktılar.
Bu gelişmeleri tam bilmese de artık babasının kendi canına kıyacağından emin olan Bayezid; yazdığı şiirlerle ona şöyle sesleniyordu:
Ey seraser âleme Sultan Süleyman'ım baba,
Tende Canım, Canımın içinde cananım baba,
Bayezîd'ine kıyar mısın benim canım baba
Bigünahım, Hak bilür, devletlü sultanım baba.
Sultan Süleyman’a bu mısralar ulaştığında o da oturup oğluna şu mısralarla karşılıklar veriyordu:
''Ey demâdem mazhar-ı tuğyân-ı isyânım oğul
Takmıyan boynuna her giz tavk-ı fermânım oğul
Ben kıyar mıydım sana ey Bâyezîd Hânım oğul
Bî-günâhım deme bâri tevbe kıl cânım oğul''
Sonuç ne mi oldu?
Arada taht, saltanat ve erk mücadelesi olduğu için, değişmeyen kurallar kendini göstermekte geri kalmadı:
25 Eylül 1561 günü Kanuni ile anlaşmış olan Şah Tahmasb’ın göz yummasıyla; 36 yaşındaki Şehzade Beyazıt ve oğulları 16 yaşındaki oğlu Orhan Kizvin’de boğularak öldürüldü. Bayezit’in naşı ve oğlunun naşları Sivas’a getirilerek buraya defnedildiler.
Bayezit’in eşi de henüz üç yaşında olan başka bir oğluyla birlikte İstanbul’a getirilip, bir kaleye hapsedildi. Bayezit’in kendisi ve oğlu Orhan’dan sonra, bu üç da acımadan bu kalede boğularak öldürüldü.
Şimdi diyeceksiniz ki; ne büyük bir trajedi ve acı bu!
Evet öyle!
Acı ve trajedik…
Kimileri de diyecek ki devletin parçalanmaması için bunlar zorunluydu…
Kimbilir!
Ancak, yine de insanın canı sıkılıyor; sanki ölüm çığlıkları o kale duvarlarına çarparak, kulaklarımızda çınlıyor...
Hiç olmazsa bunlar, bildiğimiz ölümler ve çığlıklar…
Biliyoruz, çünkü saltanat mensubular.
Ya saltanatla uzaktan yakından ilgisi olmayan sıradan insanların dramları?
Yani kulların; reayanın ve tebaanın…
Çünkü onlar sessiz yığınları oluşturuyorlar ve varlıkları kulluktan öte hiçbir anlam taşımıyordu.
İşte o devir böyle bir devirdi.
Prof. Dr. Kemal Arı
17. yüzyılda Osmanlı'da yaşamış Müslüman Türk bilgini. XVII.yüzyılda yaşamış Hezarfen Ahmet Çelebi, 1623-1640 yılları arasında saltanat süren Murat IV. zamanında uçma tasarısını gerçekleştirmiştir. Geniş bilgisinden dolayı halk arasında "binfenli" anlamına gelen "Hezarfen" lakabıyla anılmıştır.
İlk uçma denemelerinde, 10. yüzyıl Müslüman Türk alimlerinden İsmail Cevheri'den ilham almıştır. Cevheri'nin bulgularını iyice inceleyen ve öğrenen Çelebi, kuşların uçuşunu inceleyerek tarihi uçuşundan önce hazırladığı kanatlarının dayanıklılık derecesini ölçmek için, Okmeydanı'nda deneyler yapmıştır. Ayrıca, Leonardo Da Vinci'nin uçma konusundaki çalışmalarında kendinden çok önce bu konuda deneyler yapan İsmail Cevheri'den ilham aldığı sanılmaktadır
"İlk uçan adam" Hezarfen Ahmet Çelebi, çağından yüzyıllarca önce aynı düşünceyi gerçekleştirmeye çalışmış İmam Cevheri adlı bir başka Türk bilginini örnek alarak, bugünkü hava taşıtlarının ilkel şeklini gerçekleştirmiştir.
Hezarfen Ahmet Çelebi ,Cevheri'nin başarısızlıkla sonuçlanan deneyi üzerinde uzun süre düşünmüş, özellikle hava akımları ve kuşların uçuşunu inceleyerek kendi çalışmalarını onun bıraktığı yerden alıp geliştirmiştir.
Lodos bir havada Galata Kulesi'nden kuş kanatlarına benzer bir araç takıp kendini boşluğa bırakan ve uçarak Usküdar'da Doğancılar'a inen Hezarfen Ahmet Çelebi, Türk havacılık tarihinin en kayda değer simalarından birisidir. Bu uçuş hakkındaki belgeler maalesef şimdiye kadar sadece Evliya Çelebi'nin büyük Seyahatname'sindeki ifadesinden ibarettir.
Tarihi uçuştan önce kanatlarının dayanıklılık derecesini saptamak üzere Okmeydanı'nda deneyler yapmış ve bir sabah kıyılarda biriken İstanbul halkının gözleri önünde, Galata kulesinden kendisini boşluğa bırakmış, rüzgardan faydalanarak yani uçarak Boğazı aşmış ve Üsküdar semtinde Doğancılar Meydanı'na inmiştir.
Sarayburnu'nda Sinanpaşa köşkünde bu durumu seyreden ve deneyin başarıyla sonuçlandığını gören Murat IV., Ahmet Çelebi'yle önce yakından ilgilenip, hatta Evliya Çelebi'ye göre "bir kese de altınla" sevindirdikten sonra, "Bu adem pek havf edilecek bir ademdir, her ne murad ederse elinden gelür, böyle kimselerin bakaası caiz değil" diyerek, bu derece bilgili ve becerikli bir adamı Cezayir'e sürgün etmiştir. Hezarfen Ahmet Çelebi Cezayir'de ölmüştür...
İlk uçma denemelerinde, 10. yüzyıl Müslüman Türk alimlerinden İsmail Cevheri'den ilham almıştır. Cevheri'nin bulgularını iyice inceleyen ve öğrenen Çelebi, kuşların uçuşunu inceleyerek tarihi uçuşundan önce hazırladığı kanatlarının dayanıklılık derecesini ölçmek için, Okmeydanı'nda deneyler yapmıştır. Ayrıca, Leonardo Da Vinci'nin uçma konusundaki çalışmalarında kendinden çok önce bu konuda deneyler yapan İsmail Cevheri'den ilham aldığı sanılmaktadır
"İlk uçan adam" Hezarfen Ahmet Çelebi, çağından yüzyıllarca önce aynı düşünceyi gerçekleştirmeye çalışmış İmam Cevheri adlı bir başka Türk bilginini örnek alarak, bugünkü hava taşıtlarının ilkel şeklini gerçekleştirmiştir.
Hezarfen Ahmet Çelebi ,Cevheri'nin başarısızlıkla sonuçlanan deneyi üzerinde uzun süre düşünmüş, özellikle hava akımları ve kuşların uçuşunu inceleyerek kendi çalışmalarını onun bıraktığı yerden alıp geliştirmiştir.
Lodos bir havada Galata Kulesi'nden kuş kanatlarına benzer bir araç takıp kendini boşluğa bırakan ve uçarak Usküdar'da Doğancılar'a inen Hezarfen Ahmet Çelebi, Türk havacılık tarihinin en kayda değer simalarından birisidir. Bu uçuş hakkındaki belgeler maalesef şimdiye kadar sadece Evliya Çelebi'nin büyük Seyahatname'sindeki ifadesinden ibarettir.
Tarihi uçuştan önce kanatlarının dayanıklılık derecesini saptamak üzere Okmeydanı'nda deneyler yapmış ve bir sabah kıyılarda biriken İstanbul halkının gözleri önünde, Galata kulesinden kendisini boşluğa bırakmış, rüzgardan faydalanarak yani uçarak Boğazı aşmış ve Üsküdar semtinde Doğancılar Meydanı'na inmiştir.
Sarayburnu'nda Sinanpaşa köşkünde bu durumu seyreden ve deneyin başarıyla sonuçlandığını gören Murat IV., Ahmet Çelebi'yle önce yakından ilgilenip, hatta Evliya Çelebi'ye göre "bir kese de altınla" sevindirdikten sonra, "Bu adem pek havf edilecek bir ademdir, her ne murad ederse elinden gelür, böyle kimselerin bakaası caiz değil" diyerek, bu derece bilgili ve becerikli bir adamı Cezayir'e sürgün etmiştir. Hezarfen Ahmet Çelebi Cezayir'de ölmüştür...
Altay, Buryat. Çuvaş ve Hakas Türkleri'nin Nevruz Kutlamaları işte böyle oluyor. Peki Nevruz'un Türk bayramı olma hikayesini biliyor musunuz?
Türklerde Nevruz
Türklerin (Göktürklerin) Ergenekon'dan demirden dağı eritip çıkmalarını, baharın gelişini, doğanın uyanışını temsil eder. Doğu Türkistan'dan Balkanlara kadar tüm Türk kavimleri ve toplulukları tarafından, M.Ö. 8. yüzyıldan günümüze kadar her yıl 21 Mart'ta kutlanır.
Türkiye'de bir gelenek, Türk Cumhuriyetleri'nde ise resmi bayram olarak kutlanırken, 1995 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti tarafından Bayram olarak kabul edilen bir gün haline gelmiştir.
Türk Takvimi'nde bir gün 12 bölüme ayrılır, her bölüme çağ adı verilirdi. Bir çağ iki saat, dolayısıyla bir gün de 24 saattir. Herbir çağ ise sekiz Keh ten ibarettir. yılbaşı olarak gece-gündüz eşitliğinin yaşandığı 21 Mart, Nevruz günü olarak kutlanır. Bu güne ve yeni yılın başladığı an'a Yılgayak denir.
Oniki Hayvanlı takvim ve Melikşah'ın Celali Takvimi'nde yılbaşı olarak belirlenen 21 mart, Divanü Lügati't-Türk'te de ilkbaharın gelişi olarak belirtilir. Türk edebiyatı ve musikisine de Nevruz; Nevruz-ı Asl, Nevruz-ı Arap, Nevruz-ı Bayati, Nevruz-ı Hicaz, Nevruz-ı Acem ve Nevruz-ı Seba olarak girmiştir. Tarihte pek çok devlet tarafından bayram ve gelenek olarak kutlanmıştır. Bunların başında Anadolu beylikleri, Eski Mısır, İran, Safavi, Sasani, Moğollar, Selçuklu ve Osmanlı gelir.
Selçuklu ve Osmanlı'da milli bayram olarak kutlanan Nevruz, Nevruziye adlı şiirlere ve şenliklerle ziyafet verilerek kutlanırdı. Özel olarak hazırlanan Nevruziye adlı macun Osmanlı döneminden kalan bir kültür olarak bu gün hala Manisa'da 21 Mart'ta Mesir macunu şenlikleri yapılmaktadır. alevi ve Bektaşiler arasında da kimi yorelerde eski takvime atfen Mart Dokuzu adi verilerek kutlanan Nevruz'da özel ayinler yapılırdı, yine Zerdüştler ve Yezidiler'de 21 Mart'ı bayram olarak kabul etmişlerdir.
Türklerde Nevruz
Türklerin (Göktürklerin) Ergenekon'dan demirden dağı eritip çıkmalarını, baharın gelişini, doğanın uyanışını temsil eder. Doğu Türkistan'dan Balkanlara kadar tüm Türk kavimleri ve toplulukları tarafından, M.Ö. 8. yüzyıldan günümüze kadar her yıl 21 Mart'ta kutlanır.
Türkiye'de bir gelenek, Türk Cumhuriyetleri'nde ise resmi bayram olarak kutlanırken, 1995 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti tarafından Bayram olarak kabul edilen bir gün haline gelmiştir.
Türk Takvimi'nde bir gün 12 bölüme ayrılır, her bölüme çağ adı verilirdi. Bir çağ iki saat, dolayısıyla bir gün de 24 saattir. Herbir çağ ise sekiz Keh ten ibarettir. yılbaşı olarak gece-gündüz eşitliğinin yaşandığı 21 Mart, Nevruz günü olarak kutlanır. Bu güne ve yeni yılın başladığı an'a Yılgayak denir.
Oniki Hayvanlı takvim ve Melikşah'ın Celali Takvimi'nde yılbaşı olarak belirlenen 21 mart, Divanü Lügati't-Türk'te de ilkbaharın gelişi olarak belirtilir. Türk edebiyatı ve musikisine de Nevruz; Nevruz-ı Asl, Nevruz-ı Arap, Nevruz-ı Bayati, Nevruz-ı Hicaz, Nevruz-ı Acem ve Nevruz-ı Seba olarak girmiştir. Tarihte pek çok devlet tarafından bayram ve gelenek olarak kutlanmıştır. Bunların başında Anadolu beylikleri, Eski Mısır, İran, Safavi, Sasani, Moğollar, Selçuklu ve Osmanlı gelir.
Selçuklu ve Osmanlı'da milli bayram olarak kutlanan Nevruz, Nevruziye adlı şiirlere ve şenliklerle ziyafet verilerek kutlanırdı. Özel olarak hazırlanan Nevruziye adlı macun Osmanlı döneminden kalan bir kültür olarak bu gün hala Manisa'da 21 Mart'ta Mesir macunu şenlikleri yapılmaktadır. alevi ve Bektaşiler arasında da kimi yorelerde eski takvime atfen Mart Dokuzu adi verilerek kutlanan Nevruz'da özel ayinler yapılırdı, yine Zerdüştler ve Yezidiler'de 21 Mart'ı bayram olarak kabul etmişlerdir.
Anadolu Tarih
Abdülhamid Han'ın Büyük Sırrı : (Türklerin Gizli Armasının Sırrı)
By Oguzhan Koc - 20 Temmuz
Abdülhamid Han'ın Büyük Sırrı : (Türklerin Gizli Armasının Sırrı)
Sultan’a bir zarf verilir. Zarfı açan Sultan, içindeki kâğıdı çıkarır. Kâğıdın üzerine çizilmiş; iç içe geçmiş üç hilâlî görür ama bu şekle bir anlam veremez. Bu iç içe geçmiş üç hilâlîn, ne manaya geldiğini düşünür, ancak bir neticeye varamaz. İlk önce aklına, Teşkilât-ı Mahsusa veya İttihat ve Terakki Cemiyeti gelir. Bu şeklin, onlarla bağlantılı olup olmadığını düşünür. Sultan’ın bu konular üzerinde fikir yürüttüğünü, biz Derviş’ten öğreniyoruz:
Derviş, olayı bize şöyle nakleder: “Sultan beni çağırdı. Huzura vardığımda, Sultan’ı biraz düşünceli gördüm. Usulünce selâmımı verdim. Hareketlerinden aceleci bir tavrı olduğu hemen anlaşılıyordu. Hızlı bir şekilde selâmımı alıp, ’gel derviş’ dedi. Elindeki kâğıdı göstererek; ’bu ne ola ki, bir anlam veremedim?’ Dedi. Zarftan çıkan kağıtta, sadece bir sembol vardı. Sultan bana; ’ bu yeni bir mesaj mı, yoksa tehdit mi, bir fikrin var mı?’ Diye sordu.
Biraz tereddüt ve endişe ile Sultan’ın elindeki kağıda baktım. Gördüğüm sembol beni çok rahatlattı. Çünkü gördüğüm bu sembol, Türk Devlet geleneğinin bir nişanesiydi. Benim bildiğim; Bu sembolün kökeni, Hoca Ahmed Yesevi Sultan’a kadar gidiyordu. Muhakkak öncesi de vardı. Bu sembol, Türk Devleti’nin dünya hakimiyetini simgeliyordu. Türk Devleti’ni, dünya hakimi yapmak için; bu uğurda kendini adayanlara verilen ve manası anlatılan bir semboldü bu.
Sultan’a durumu izah ettim. Sultan beni dikkatlice dinledi. Sonra şöyle dedi: ’Neden ben bunu şimdiye kadar bilmiyordum? Bunu eğer daha evvel bana söyleseydiniz, Osmanlı Devlet Arması yerine bu sembolü kullanırdık’ deyince, Sultan’a şöyle cevap verdim:
’Sultanım, bu sembol; bir Türk Devleti’nin arması olamaz! Sadece bir Türk Devleti’ni temsil edemez! Çünkü bu sembol, bütün Türk Devletleri’nin, ortak kuruluş ve beka felsefesinin sembolüdür. Dünya Türk hakimiyetini sembolize eder. Yani bir devlete mal edilemez. Büyük Bir Seçici Kurul’un yüzyıllar boyu süregelen bir geleneğinin izlerini taşır. Ahmed Yesevi ile yeniden bir anlam kazanan bu sembol, Gizli Kurul’un sembolüdür.’
Bunun üzerine Sultan, ’iyi ama neden bana daha önce söylemediniz?’ Diye sorar.
Derviş ise; ’Efendim, demek ki nasip ve zaman bugüneymiş. Bu sırrı sizin bilmeniz bugün istenmiş. Bu sırrı sizin dedelerinizin çoğu öğrenemeden bu dünyadan göçtü gitti.’ Sultan tekrar şaşkınlıkla ve birazda kızarak sordu;
’Ne yani, dedelerim de bilmiyorlar mıydı? Koskoca İmparatorluğun Padişahları da bunu bilmiyorlar mıydı? Kim bu teşkilat?’
Derviş, büyük bir saygıyla cevap verir: ’Sultanım, bu teşkilat; Türk tarihi var olduğundan beri var. Benim bildiğim, en son Hoca Ahmet Yesevi’nin duasıyla, Anadolu’yu yeniden Türk hakimiyetine almak için, bu teşkilat faaliyete geçerek tekrar can buldu. Bunlar, herhangi bir Türk Devleti, yeryüzünde hakim konuma gelene kadar faaliyet gösterirler. Örneğin, Fatih devrinde, Kanuni devrinde bu yapı uyumaya geçmiştir. Çünkü istenilen hedefe ulaşılmıştır. Ne zaman ki Türk Devletleri zaafa uğrar, endişe hasıl olur, beka sorunu yaşar, bu yapı o zaman tekrar uykudan uyanır, faaliyete geçer. Dünyanın her yanına anında kök salar…’
Sultan, Dervişe dönerek, ’bu sembolün bana gönderilmesi, yeni bir devletin alameti mi?’ Diye sorar. Derviş bunu üzerine; ’İnşallah Efendim’ der ve Sultan’a, sembol ve bu yapıyla ile ilgili derünî bilgiler verir. Padişah gönderilen sembolden ve Derviş ile olan konuşmalarından şu sonucu çıkarmıştır; ’öyleyse bugün uyuyan bu yapı uyanmış ve harekete geçmiştir.’ Sultan derin düşüncelere dalar ve aklına kendine daha önce söylenen şu kelimeler gelir: ’Seni tahta padişah olarak oturtmuyoruz. Seni buraya yeni kurulacak Cihan Devleti’nin temellerini atman, Osmanlı’nın yıkılışını uzatman ve dünyayı oyalaman için Hakan olarak oturtuyoruz…’
Padişah Derviş’e şunları söyler; ’bizler de zannederdik ki; bu saltanat, bu taht, bize babalarımızdan, atalarımızdan emanet edildi. Oysa ki, şimdi anlıyoruz ki, bu taht atalarımızdan emanet edilmemiş. Demek ki gerçekten bizi tahta oturtanlar varmış…"
Hasip SARIGÖZ, Türk'ün Karakterinin Deşifresi, s.202-204
Aynı zamanda 1924-1925 Tbmm Zabıt Ceridelerinin arkasında iç içe geçmiş üç hilal armaları vardır.
Sultan’a bir zarf verilir. Zarfı açan Sultan, içindeki kâğıdı çıkarır. Kâğıdın üzerine çizilmiş; iç içe geçmiş üç hilâlî görür ama bu şekle bir anlam veremez. Bu iç içe geçmiş üç hilâlîn, ne manaya geldiğini düşünür, ancak bir neticeye varamaz. İlk önce aklına, Teşkilât-ı Mahsusa veya İttihat ve Terakki Cemiyeti gelir. Bu şeklin, onlarla bağlantılı olup olmadığını düşünür. Sultan’ın bu konular üzerinde fikir yürüttüğünü, biz Derviş’ten öğreniyoruz:
Derviş, olayı bize şöyle nakleder: “Sultan beni çağırdı. Huzura vardığımda, Sultan’ı biraz düşünceli gördüm. Usulünce selâmımı verdim. Hareketlerinden aceleci bir tavrı olduğu hemen anlaşılıyordu. Hızlı bir şekilde selâmımı alıp, ’gel derviş’ dedi. Elindeki kâğıdı göstererek; ’bu ne ola ki, bir anlam veremedim?’ Dedi. Zarftan çıkan kağıtta, sadece bir sembol vardı. Sultan bana; ’ bu yeni bir mesaj mı, yoksa tehdit mi, bir fikrin var mı?’ Diye sordu.
Biraz tereddüt ve endişe ile Sultan’ın elindeki kağıda baktım. Gördüğüm sembol beni çok rahatlattı. Çünkü gördüğüm bu sembol, Türk Devlet geleneğinin bir nişanesiydi. Benim bildiğim; Bu sembolün kökeni, Hoca Ahmed Yesevi Sultan’a kadar gidiyordu. Muhakkak öncesi de vardı. Bu sembol, Türk Devleti’nin dünya hakimiyetini simgeliyordu. Türk Devleti’ni, dünya hakimi yapmak için; bu uğurda kendini adayanlara verilen ve manası anlatılan bir semboldü bu.
Sultan’a durumu izah ettim. Sultan beni dikkatlice dinledi. Sonra şöyle dedi: ’Neden ben bunu şimdiye kadar bilmiyordum? Bunu eğer daha evvel bana söyleseydiniz, Osmanlı Devlet Arması yerine bu sembolü kullanırdık’ deyince, Sultan’a şöyle cevap verdim:
’Sultanım, bu sembol; bir Türk Devleti’nin arması olamaz! Sadece bir Türk Devleti’ni temsil edemez! Çünkü bu sembol, bütün Türk Devletleri’nin, ortak kuruluş ve beka felsefesinin sembolüdür. Dünya Türk hakimiyetini sembolize eder. Yani bir devlete mal edilemez. Büyük Bir Seçici Kurul’un yüzyıllar boyu süregelen bir geleneğinin izlerini taşır. Ahmed Yesevi ile yeniden bir anlam kazanan bu sembol, Gizli Kurul’un sembolüdür.’
Bunun üzerine Sultan, ’iyi ama neden bana daha önce söylemediniz?’ Diye sorar.
Derviş ise; ’Efendim, demek ki nasip ve zaman bugüneymiş. Bu sırrı sizin bilmeniz bugün istenmiş. Bu sırrı sizin dedelerinizin çoğu öğrenemeden bu dünyadan göçtü gitti.’ Sultan tekrar şaşkınlıkla ve birazda kızarak sordu;
’Ne yani, dedelerim de bilmiyorlar mıydı? Koskoca İmparatorluğun Padişahları da bunu bilmiyorlar mıydı? Kim bu teşkilat?’
Derviş, büyük bir saygıyla cevap verir: ’Sultanım, bu teşkilat; Türk tarihi var olduğundan beri var. Benim bildiğim, en son Hoca Ahmet Yesevi’nin duasıyla, Anadolu’yu yeniden Türk hakimiyetine almak için, bu teşkilat faaliyete geçerek tekrar can buldu. Bunlar, herhangi bir Türk Devleti, yeryüzünde hakim konuma gelene kadar faaliyet gösterirler. Örneğin, Fatih devrinde, Kanuni devrinde bu yapı uyumaya geçmiştir. Çünkü istenilen hedefe ulaşılmıştır. Ne zaman ki Türk Devletleri zaafa uğrar, endişe hasıl olur, beka sorunu yaşar, bu yapı o zaman tekrar uykudan uyanır, faaliyete geçer. Dünyanın her yanına anında kök salar…’
Sultan, Dervişe dönerek, ’bu sembolün bana gönderilmesi, yeni bir devletin alameti mi?’ Diye sorar. Derviş bunu üzerine; ’İnşallah Efendim’ der ve Sultan’a, sembol ve bu yapıyla ile ilgili derünî bilgiler verir. Padişah gönderilen sembolden ve Derviş ile olan konuşmalarından şu sonucu çıkarmıştır; ’öyleyse bugün uyuyan bu yapı uyanmış ve harekete geçmiştir.’ Sultan derin düşüncelere dalar ve aklına kendine daha önce söylenen şu kelimeler gelir: ’Seni tahta padişah olarak oturtmuyoruz. Seni buraya yeni kurulacak Cihan Devleti’nin temellerini atman, Osmanlı’nın yıkılışını uzatman ve dünyayı oyalaman için Hakan olarak oturtuyoruz…’
Padişah Derviş’e şunları söyler; ’bizler de zannederdik ki; bu saltanat, bu taht, bize babalarımızdan, atalarımızdan emanet edildi. Oysa ki, şimdi anlıyoruz ki, bu taht atalarımızdan emanet edilmemiş. Demek ki gerçekten bizi tahta oturtanlar varmış…"
Hasip SARIGÖZ, Türk'ün Karakterinin Deşifresi, s.202-204
Aynı zamanda 1924-1925 Tbmm Zabıt Ceridelerinin arkasında iç içe geçmiş üç hilal armaları vardır.
Hristiyanlık öncesi Eski Alman Edebiyatında rastlantı sonucu ele geçirilmiş bir eserdir. Bugünkü Almanya’nın Fulda kentinde 9.yyda iki keşiş tarafından orijinaline sadık kalınarak yazılmıştır. konusu kısaca şöyledir; Hidebrant, ülkesindeki düşmanlarının baskısından kaçarak Attila’ya sığınır. Attila onu misafiri olarak kabul eder. Tutsağı gibi davranmaz. Attila’nın ülke yönetimine ilişkin düşünce ve davranışları bu destanda yer alır. Vatan özlemi onu ülkesine çeker. Otuz yıl sonra ülkesine girme yasağı olmasına rağmen geri döner ve oğlu Hadubrand’la savaşmaya başlar. Oğlu babasını hilekar bir Hun sanmaktadır. Babası ise Hadubrand’ın oğlu olduğunu anlamıştır. Ama savaşın sonucu destanda yer almamıştır. Hildebrand’a göre Attila iyi bir stratejisttir. Hidebrant onun konukseverliğinden etkilenmiştir. Misafirlerine çok iyi davranmıştır. Çok güçlü bir kişilik olduğu hildebrant tarafından dile getiriler. Bunun karşılığında Hadubrand da Attila “Tanrı’nın Kılıcı” olarak ele alınır ve genelde olumsuz anlamlar yüklenir.
Kuzey Cermen Mitolojisinde Attila Motifi
13. veya 14. yy.da bulunduğu düşünülür. Kuzey cermenlerin efsanelerini ve mitolojisini kapsar. Eser otuz ayrı eserler kümesinden oluşmaktadır. Konular genel olarak kuzeyde yaşayan insanların konularıdır. Avrupa Kıtası’nın kuzeyinde yer alan adaları da kapsamaktadır. Ama bu mitolojik toplu eserlerin genel çerçevesini Kavimler Göçü belirler. Bu göçün kuzey halkları için neler ifade ettiği ve ne anlama geldiği çok net bir biçimde işlendiği söylenebilir. Kavimler göçünün ve Attila’nın kuzey ülkelerinde bu kadar etkin olmasının bir nedeni de Attila’yı kendi mitolojileri açısından ele almalarının payı büyüktür. Dolayısıyla söylence olarak dilden dile aktarılmış Kuzey Mitolojisi, Attila’yı kendi kahramanlarıyla özdeş tutmaktadır. Ancak Kuzey Cermenlerin Hristiyanlaşmasından sonra bu Kuzey Mitolojisinde bazı figürlerin yok olduğu iddia edilmektedir (Brinkmann 1989:8).
Ninelungen Destanı’nda Attila Motifi
13. yy.da yazıldığı sanılmaktadır. 2000 mısradan meydana gelir. Nibelungen Destanı Kavimler Göçü ve bu göçün etkisini anlatmaktadır. Destanda geçen olaylar ve kişilikler gerçeğe yakındır. Hunlar, Burgun Kralı Gundaher’i 436 yılında yenilgiye uğratır. Ama destanda geçen Krimild’in, 631 yılında ölen Merovinger prensesinin olma ihtimali çok yüksektir. Bu destanın çözümlemesinin temelinde yatan sorun şudur; destanda geçen kişilerle tarihsel olaylar arasında bağın ne şekilde kurulacağı açık ve net değidir. Attila’nın bu destanda dolaylı anlamları vardır. Krimhild’in çok sevdiği kocası öldürülür. Krimhild kocasını intikamını almak için güçlü Attila ile evlenir ve Attila’nın gücünü kullanarak kocasının katilini bulur ve öldürtür. Krimhild Figürü’nün Attila ile evlenmesi destanda pek istenmeyen bir olaydır. Zorunluluktan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Attila zorlayıcı olarak da anlamlaştırılır. Daha çok bir kral ve lider gibi özellikleriyle ele alınmıştır. Destandan çıkarttığımız bir olay da Attila’nın Krimhild’den bir oğlu olmasıdır.
Ortaçağın sonlarına doğru Attila veya Hun düşmanlığını, yerini Arap düşmanlığına bırakmıştır. Bunun neden Hristiyan-Müslüman karşıtlığıdır.
Çok sonraları İtalya’da G.Verdi 1813-1901 “Der Geißel Gottes (Tanrı’nın Tutsağı)” Etzel (Attila) adlı operasını yazmış ve sahnelemiştir. Her yıl düzenli olarak Almanya’da bu opera sergilenmektedir. Günümüzde ise Attila motifi Alman edebiyatında bir çok eserde karşımıza çıkmaktadır.
Patrick Howarth’da Attila Motifi ( Attila, der Hunnenkönig)
P.Howarth, Mann und Mythos (Adam ve Mit) adlı eserinde Attila motifini ele almıştır. Attila eserde genel olarak mitolojik bir kahraman ve korku ögesi olarak işlenmiştir. Attila’nın biyografisine tamamen sadık kalınarak konu eserde işlenmiştir. Özellikle Kuzey Cermen mitolojisi bağlamında konu işlenmiştir. Bu mitolojideki kahramanlarla Attila benzerliği çok ayrıntılı biçimde eserde ele alınmıştır.
Lübe’de Attila Motifi
1999 yılında Lübe, Attila biyografisini Alman boyları çerçevesinde ele alıp bir tarihsel roman yazmıştır. Roman kahramanı Attila’dır. Attila’nın yaşadığı dönemde Cermenler için ne ifade ettiği objektif yaklaşım tarzıyla ele kaleme alınmıştır. Kurgusal ögeleri de romanda izlemek mümkündür. Ama bu kugusallık gerçeklerden kopuk değildir. Avrupa ve Cermen tarihi için Attila’nın tam olarak ne anlama geldiği işlenmiştir. Attila ile ilgili olumlu ve olumsuz ögeler bir aradadır. Yazar, tarafsız yaklaşımını eserin genelinde sürdürmektedir.
Heinrich Tischner’de Attila Motifi (2003)
H.Tischer, Tatar ve Hun Türklerini araştırma yazısı olarak ele almıştır. Bu araştırma yazısı otobiyografik özellikler taşıdığı gibi kurgusal ögeleri de içeriri.Attila’nın yaşam öyküsü ile Tatar Türklerinin yaşamlarını birlikte değerlendirmiş, kısmen de olsa objektif kriterlere ulaşmıştır.Genel olarak yazar Türk kavramının Attila ile birlikte ele aldığı ve Türk kavramının “korkunç” ve “baskıcı” anlamlar yüklenmesinin temelini O’nun meydana getirdiği eserinden yola çıkarak söyleyebiliriz.
Thomas R.P. Rielke’de Attila Motifi (2004)
Belki de Attila hakkında yazılmış en kapsamlı ve gerçekçi eserdir. Rielke’nin bu eseri tarihsel bir romandır. Tamamen belgesel niteliğindedir. Yazar Attila’yı hiç bir değerlendirmeye tabii tutmadan belgelerde nasıl geçiyorsa romanını öyle örmüştür. Rielke’nin tarih bilimiyle yakından uğraşmış olması, Attila’ya ilişkin yazdığı eserin değerini de artırmaktadır. Attila hakkındaki tarihi kaynakları ayrıntılı bir biçimde araştırmış ve romanını kronolojik bir sırayla örmüştür. Yazarın tarihi kişilikler hakkında, örneğin Karl Martell gibi, çok önemli eserleri bulunmaktadır. Dolayısıyla Avrupa kimliğini oluşturan ögeleri ve karşıt ögeleri, yazar , tarihi romanlarında çok iyi bir üslupla işlemektedir.
Görüldüğü gibi Batı Edebiyatı’nda Attila motifi defalarca işlenmiş ve yazılmaya devam edilecektir. Çünkü bugünün Avrupa’sının şekillenmesinin temelleri Kavimler Göçü ile başlamıştır. Attila bu nedenle Alman Edebiyatında hem korkulan hem de bir o kadar saygı duyulan bir kişiliktir. Bu bağlamda Attila’nın Alman edebiyatında edebi motif olarak kalmaya devam edeceğini söyleyebiliriz.

Kaynaklar
BATIMAN, Burhanettin, Alman Edebiyatı, Remzi kitabevi, 1945.
BRINKMANN, Karl, Ortaçağ alman Edebiyatı, Ege Üniversitesi Yayınları, 1989
BARTSCH, Karl , Das Nibelunden Lied, Brockhaus, 1972.
KULA, Onur Bilge, Alman Kültüründe Türk İmgesi, Ç.Ü. Eğitim Fak. Yayınları, 1992.
Simurg Motifi
Türk kavimlerinin tarihi geçmişinde, kültüründe destan ve masalların uzun bir epizodu olarak “Simurg” apayrı bir yere ve öneme sahiptir ve gerçekten incelenmeye, araştırılmaya değer bir “konu” olma özelliğini korumaktadır.Arapların Anka, İranlıların Simurg adını verdikleri, Türkçede ise her iki şekliyle birlikteZümrüdüanka (Simurg u Anka) olarak da adlandırılır.
Hint kültüründeki “Garuda” efsanesinde de “ejder” ve “âb-ı hayat”ın yani “Ölümsüzlük Suyu”nun bir motif olarak önemli yeri vardır. Gerek İran kültüründe ortaya çıkan “Simurg” ve “Anka”nın, gerek Kırgızlarda görülen Alp Kara Kuş’un ve gerekse Altayların Kerede’sinin en eski kaynağını Hint mitolojisinin mitolojik varlığı “Garuda”ya kadar götürmek mümkündür.Garuda, bir kartalın gagası, pençeleri ve başına sahiptir. Gövdesi, kol ve bacakları insan görünümündedir. Annesi Vinata, babası ise Kasyapa’dır. Hayat ağacının dallarındaki bir yuvada bulunan bir yumurtadan doğduğu söylenir. Aynı şekilde iran mitolojisinde gaokerena ağacının tepesinde yaşayan Saena kuşu da sonradan Senmurw veya Simurg, Sireng olarak anılmıştır.
Zamanla İran etkisiyle Türk mitolojisinde de yer alan bu kuş, İslamiyet’ten sonra özellikle tasavvufla ilgili mitsel özelliklerin sezildiği hikâyelerde karşımıza çıkar. Öte yandan devlet kuşu olarak kabul edilen Hüma’nın Yakut Türklerinde Umay veya İmi şekliyle talih kuşu olarak geçtiği görülür. Aslında Anka, Zümrüdüanka veya Simurg için söylenenler bu kuş için de söylenir. Aynı şekilde Köktürkler, Hüma kuşunun gökyüzünde yaşadığına, dilediği her yere ulaştığına, cesaretin, gücün, kudretin, egemenliğin, bahtın, devletin bolluğun, bereketin, güvenin mutluluğun ve huzurun sembolü olduğuna inandıkları için onu “ongun” olarak kullanmışlar; Kül Tigin’e ait heykel başında da bu onguna yer vermişlerdir, hüma kuşunun sonraki dönemlerde boyların, hanların, katunların ongunu olarak kullanılmasının, Özbekistan Cumhuriyet’nin devlet armasında yer almasının temelinde de aynı inanış yatmaktadır.Hüma, Oğuz boylarından Çepniler ile Oğuz Hakanının hanımına da ongun olmuştur.
Türk kavimlerinin tarihi geçmişinde, kültüründe destan ve masalların uzun bir epizodu olarak “Simurg” apayrı bir yere ve öneme sahiptir ve gerçekten incelenmeye, araştırılmaya değer bir “konu” olma özelliğini korumaktadır.Arapların Anka, İranlıların Simurg adını verdikleri, Türkçede ise her iki şekliyle birlikteZümrüdüanka (Simurg u Anka) olarak da adlandırılır.Hint kültüründeki “Garuda” efsanesinde de “ejder” ve “âb-ı hayat”ın yani “Ölümsüzlük Suyu”nun bir motif olarak önemli yeri vardır. Gerek İran kültüründe ortaya çıkan “Simurg” ve “Anka”nın, gerek Kırgızlarda görülen Alp Kara Kuş’un ve gerekse Altayların Kerede’sinin en eski kaynağını Hint mitolojisinin mitolojik varlığı “Garuda”ya kadar götürmek mümkündür.Garuda, bir kartalın gagası, pençeleri ve başına sahiptir. Gövdesi, kol ve bacakları insan görünümündedir. Annesi Vinata, babası ise Kasyapa’dır. Hayat ağacının dallarındaki bir yuvada bulunan bir yumurtadan doğduğu söylenir. Aynı şekilde iran mitolojisinde gaokerena ağacının tepesinde yaşayan Saena kuşu da sonradan Senmurw veya Simurg, Sireng olarak anılmıştır.
Zamanla İran etkisiyle Türk mitolojisinde de yer alan bu kuş, İslamiyet’ten sonra özellikle tasavvufla ilgili mitsel özelliklerin sezildiği hikâyelerde karşımıza çıkar. Öte yandan devlet kuşu olarak kabul edilen Hüma’nın Yakut Türklerinde Umay veya İmi şekliyle talih kuşu olarak geçtiği görülür. Aslında Anka, Zümrüdüanka veya Simurg için söylenenler bu kuş için de söylenir. Aynı şekilde Köktürkler, Hüma kuşunun gökyüzünde yaşadığına, dilediği her yere ulaştığına, cesaretin, gücün, kudretin, egemenliğin, bahtın, devletin bolluğun, bereketin, güvenin mutluluğun ve huzurun sembolü olduğuna inandıkları için onu “ongun” olarak kullanmışlar; Kül Tigin’e ait heykel başında da bu onguna yer vermişlerdir, hüma kuşunun sonraki dönemlerde boyların, hanların, katunların ongunu olarak kullanılmasının, Özbekistan Cumhuriyet’nin devlet armasında yer almasının temelinde de aynı inanış yatmaktadır.Hüma, Oğuz boylarından Çepniler ile Oğuz Hakanının hanımına da ongun olmuştur.
Orta Asya Türkleri arasında iyi cins av kuşlarına da “Kumay” denmiştir.Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi adlı eserinde konuya dair şunları söylüyor: “Ön Asya mitolojisinde başlıca iki önemil efsanevi kuş vardır. Bunlardan birincisi Arapların “Anka” dedikleri kuştur ki, biz Türkler bu kuşun Farsça ve Arapça adlarını birleştirerek Zümrüd-ü-Anka deriz. Aynı kuşa İran mitolojisi ise Simurg veya Sireng adını verirdi. Yine bu kuşun Kaf veya Elburz dağlarında yaşadığı söylenirdi. Bu kuşun tüyünü ele geçirenlerin en büyük sırra ve ölümsüzlüğe erecekleri iddia ediliyor ve efsanelerde böyle yazılıyordu.Bu kuşun Kaf dağında bulunduğunu daha ziyade İslami gelenek içerisinde Arap mitolojisi söylüyordu. İranlıların kutsal dağı ise Elburz dağı idi. Bu sebeple de onlar Simurg kuşunun Elburz dağlarında bulunduğuna inanıyorlardı. Öyle anlaşılıyor ki Türk mitolojisi, Ortaçağdaki İran mitolojisinden değil de, daha eski iran mitolojisinden tesirlerini almıştı. Bilindiği üzere iran mitolojisinin en eski kaynaklarından biri de Zend-Avesta’dır. Her şeyin üstünde bulunan bir ağaç ve bu ağacın üzerinde de bir kuş vardı. Yine aynı kaynağın bazı bölümlerine göre bu efsanevi kuş, Vouru – Kaşa,yani Hazar denizinin ortasında otururdu.Bazı araştırmacılara göre Humay veya Türkçe Hüma kuşu ise daha başka bir yaratık olup, Peygamberin hadislerinde ve İslami edebiyatta da geçen bu kuş, bir cennet kuşudur.
Zümrüdüanka ve Hüma kuşu birbirine karıştırılmıştır.Kuşkusuz bu türden mitolojik kuşların varlığı, İslam öncesi ve sonrasıyla sadece Hint, İran ve Türk kültürüne özgü bir olgu değildir. Bu efsanevi yaratıklar çeşitli mitolojilerde karşımıza çıkarlar. Örneğin Mezopotamya kültür ve sanatında farklı türlerde birçok kuş, ilahların birer simgesi olarak çıkar karşımıza. Sümerlere kadar verilen sanat eserlerinde sıkça tasvir edilen aslan kafalı bir kuş, İmdugud veya Anzu’yu simgeler. Bu kuş, Ninurta veya Ningirsu ile de ilişkilendirilmiştir. Esasen bu fantastik hayvanların farklı kültürlerde yer almakla birlikte özde birbirinden türemiş oldukları söylenebilir. Örneğin Phoenix esas itibariyle Mısır mitolojlisinde görülür. Üzerinde durduğumuz Simurg daha çok İran mitolojisinde görülürken bunun Arap – islam kültüründeki yansıması Anka ve Zümrüdüanka’dır. Bilindiği gibi Garuda ise Hind mitolojisinde yer alır. Bütün mitolojilerde yer alan Grifon ve gerçek hayvanlardan olan Akbaba ve başka bazı hayvanlar, diğer yırtıcı kuşlar bile zaman zaman bu gruba girerler.Grifonlar göğü, tan ağarışını, ilim, irfan, kuvvet gibi kavramları simgeler. Türk sanatında özellikle kartal başlı Grifonlar yaygın olarak görülür.
Sonuç olarak diyebiliriz ki hemen bütün Önasya kültürlerinde ve mitolojilerinde Simurg olarak isimlendirilen efsanvi kuş, Türk mitolojisi çerisinde de önemli bir yere sahiptir. Tıpkı kendileri gibi bu efsanevi kuşlar hakkında ortaya atılan söylenceler de ayrışmaz bir biçimde birbirine karışmış bulunmaktadır. Ama şurası da bir gerçektir ki bütün bu anlatımlarda esas itibariyle değişen sadece isimlerdir.
KAYNAK: Yard. Doç. Dr. Rıdvan CANIM
Sonuç olarak diyebiliriz ki hemen bütün Önasya kültürlerinde ve mitolojilerinde Simurg olarak isimlendirilen efsanvi kuş, Türk mitolojisi çerisinde de önemli bir yere sahiptir. Tıpkı kendileri gibi bu efsanevi kuşlar hakkında ortaya atılan söylenceler de ayrışmaz bir biçimde birbirine karışmış bulunmaktadır. Ama şurası da bir gerçektir ki bütün bu anlatımlarda esas itibariyle değişen sadece isimlerdir.
KAYNAK: Yard. Doç. Dr. Rıdvan CANIM





